Results for: caiz Search Results
Family Filter:
5:52
Mustafa İslamoğlu-Oy Kullanmak caiz mi? *******gonulkervani***gia****
4 May 2009
1805
Share Video

3:00
"Cual blanca paloma que huyendo de alguien volando quisiera llegar hasta el cielo, de Cai al Puerto y del Puerto a Cai navega de noche un barco velero. Pero en su bodega no lleva un alijo, que a nadie su dueño pretenda ocultar, lleva su cariño, su alma y su vía, y al resto del mundo oculta en el mar. Que no llevo contrabando, no tires carabineros. Que no llevo contrabando. Llevo en mi barco velero a quien por mí esta penando, a quien por mí está penando. Y yo sin ella me muero. Las velas del barco, que se abaniquean, igual que la cola de los pavos reales, 'lushando' en la 'noshe' con viento y marea, consiguen al barco salvar de los mares. Y el venir marino del barquichuelo que lleva la huella de su 'corasón', le canta de noche mirando a un lucero y mientras su brazo dirigen el timón. 'Cogía' por la cintura, yo te llevaré a la playa, 'cogía' por la cintura, pa' que no' puea' otro hombre prendarse de tu hermosura, prendarse de tu hermosura. Y yo te llevaré a la playa. Pa' que no 'puea' otro hombre prendarse de tu hermosura, prendarse de tu hermosura. Y yo te llevaré a la playa*". *En realidad, por error dice "paya" en lugar de "playa". Pasodoble compuesto por Montes y Lito. Se publicaría en 1951 en un disco del sello Odeón que de cara contraria incluía "Se Llama Rosa" en la versión de Pepe Blanco. También en mi canal. A su vez, en el mismo año, un tal Benito Casado grabaría con Columbia un disco que versionaba estos dos temas. Tales dos canciones en las dos voces, asimismo en mi canal con su letra transcrita.
30 May 2019
150
Share Video

3:10
"Cual blanca paloma que huyendo de alguien volando quisiera llegar hasta el 'sielo', de Cai al Puerto y del Puerto a Cai navega de noche y un barco velero. El dueño y marino de aquel barquichuelo, que lleva la dueña de su' corasón', le canta de noche mirando un 'lusero' y mientras su brazo dirige el timón. Que no llevo contrabando, no tires carabineros. Que no llevo contrabando. Llevo en mi barco velero a quien por mí esta penando, a quien por mí está penando. Y yo sin ella me muero. Las velas del barco, que se abaniquean, igual que la cola de los pavos reales, luchando en la noche con viento y marea, consigue al barco salvar de los mares. El dueño y marino de aquel barquichuelo, que lleva la dueña de su 'corasón', le canta de noche mirando un 'lusero' y mientras su 'braso' dirige el timón. 'Cogía' de la 'sintura', yo te llevaré a la playa, 'cogía' de la 'sintura', pa' que no' 'puea' otro hombre prendarse de tu hermosura, prendarse de tu hermosura, yo te llevaré a la playa. Pa' que no' 'puea' otro hombre prendarse de tu hermosura, prendarse de tu hermosura, yo te llevaré a la playa". Pasodoble compuesto por Montes y Lito. Se publicaría en 1951 en un disco del sello Columbia que de cara contraria incluía "Se Llama Rosa" en la versión de Benito Casado. También en mi canal. A su vez, en el mismo año, Pepe Blanco grabaría con Odeón un disco que versionaba estos dos temas. Tales dos canciones en las dos voces, asimismo en mi canal con su letra transcrita. Absoluta y literalmente nada de información he encontrado sobre Benito Casado. Ni tan siquiera algún tema más que los dos de él disponibles en mi canal.
30 May 2019
140
Share Video

5:28
Yavuz Ulugün Kocaeli Tarihini yazan önemli yazarlardan biridir. Şu ana kadar 8 tarih araştırma kitabı yazdı. ‘’Kocaeli ve Çevresi Denizcilik Tarihi’’ başlığındaki son eseri, Kocaeli çevresi ile ilgili ve Kocaeli Bölgesindeki denizcilik tarihini ve yerleşimleri ele alyor. Antik tarihle başlıyor, Osmanlı dönemi ile devam edip, Cumhuriyet dönemindeki denizcilik ile ilgili her tür olayı ele alıyor. Bu kitap, öncelikle Kocaeli’nin Denizcilik Tarihi üzerine ve ikincisi Denizcilik üzerine bir kitap niteliği taşımaktadır. KYÖD Tarih Araştırmları Grubu başkanı olan Yavuz Ulugün aynı zamanda Uzun Yol Kaptanıdır ve bir dönem klavuz kaptanlık yapmıştır. Kocaeli bölgesindeki tarih araştırmalarının eksikliğini duyarak yola çıktıklarını ve devam ettiklerini, tamamlandıkça yeni eserleri yayınladıklarını belirtiyor. Son kitaplarının duyurusunu 1 Temmuz 2009 Kabotaj Bayramı sırasında yaptıklarını söylüyor. Kitabın, İTÜ Denizcilik Fakültesi’nde de duyurusu aynı anda yapılıyor. Son kitabı olan, ‘’Kocaeli ve Çevresi Denizcilik Tarihi’’, İzmit Rotary Kulübü’nün sponsorluğunda gerçekleştiğini ve kitabın Koaceli’deki bütün kütüphanelere gönderildiğini bildirdi. Aynı zamanda kitabın KYÖD’den de temin edilebileceğini duyuruyor. Önsöz TÜRKLER’DE DENİZ İMGESİ ve DENİZCİLİK TARİHİ ARAŞTIRMALARINA DAİR İbrahim Şirin* Göçebe Türklerin ya da genel olarak göçebenin zihni dünyasında deniz ne anlam ifade eder? Uçsuz bucaksız bozkırda at koşturan, bütün yaşamını at üzerinden inşa eden bir göçebe için deniz bir engel ve atını koşturamadığı güvensiz bir yerdir. Bu güvensizlik hatta bir ölçüde korkunun izini nerde sürebiliriz? Türk’ün denizle imtihanını nasıl anlayabiliriz? Ya da pek çok kıyı kenti gibi sırtını denize dönmüş bir kent diye tarif edilen Kocaeli’nin denize küskünlüğünü nasıl anlayabiliriz ? Deniz kenarına ulaşmak için bin bir basamaklı ucube üst geçitlerden geçmek ve orada sıra sıra dizili fabrika manzaraları görmek başka hangi şehirde bu yoğunlukta var ? Bunu anlamak için tarihle diyalog kurmak gerekmektedir. Tarihin bu konuda bize söyleyecekleri bir şeyler olabilir. 16. yüzyılın ünlü devlet adamı düşünür ve tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âli, Türkler ve Osmanlıların deniz karşısında takınmaları gereken tutumu bir görgü kitabı olan Mevâ’ıdü’n-Nefâis Fi –Kavâ’idil-Mecâlis kitabında anlatır. Belki bu satırları okuduğumuzda denize küskün ve yabancı tavrımızı bir ölçüde olsa anlamlandırabiliriz. “Aklı başında bir insanın , zorlayıcı bir neden olmadan , gemiye binmesi ve deniz yolculuğu yapması doğru değildir. Bu zorlayıcı neden de ancak şeriatın ya da aklın buyruğu ile bir kıyıdan, bir adadan geçmek olabilir.Ya adadaki halka kutsal şeriat yolunu öğretmektir, ya da yakalandığı öldürücü bir hastalıktan başka bir yerde kurtulma ihtimalinin olmasıdır. Hatta kimi Kur’an yorumcuları: kendi elinizle tehlikeye atılmayınız ayetinin yorumlanmasında “ zorlayıcı bir neden olmadan gemiye binmek caiz olmaz” diye bunu kesinleştirmişlerdir. Gerek kutsal Kabe yoluna gitmek için, gerek gazaya yönelmek için gemiye izin verilmediğini belirterek okuyucusuna öğüt verir “ Girme gemiye, kendini rezil etme. Cömertlik cevheri sonsuzluk nemine batıp gitmesin”[1] Gelibolulu Mustafa Âli’nin denizle ilgili bu kadar olumsuz düşünmesinde, denizde geçirdiği korkulu saatler olsa da O aslında deniz kenarındaki Gelibolu’da doğmuş bir kişi olarak denizle hiç arası olmayan Osmanlı’nın deniz karşındaki genel tutumunu bize aktarır. Osmanlı insanın deniz karşındaki zihni tutumu, Osmanlı’nın denizlerle hiç ilgilenmediği anlamına gelmez. Burada Osmanlı devletinin icratıyla Osmanlı sıradan halkının deniz karşındaki tutumu aynı olmak zorunda da değildir. Gelibolu Mustafa Âli örneği, Osmanlı insanının denizle çok da ilgili olmadığını göstermektedir. Bahçeşehir Üniversitesi’nin 6-7 Ekim 2005 tarihleri arasında düzenlediği II.Uluslararası Tarih Sempozyumunun konusu “Türkler ve Deniz” idi. Burada Türklerin deniz karşısında tutumundan çok Osmanlı devletinin denizlerdeki mücadelesi bir deniz imparatorluğu vasfını kazanıp kazanmadığı tartışılmıştır. Konumuzla ilgili düşündüğümüz Mete Çelik’in Türk İslam Edebiyatında Deniz İmgesi” başlıklı bildirisi de Türklerin deniz karşısında tutumunu anlamaktan çok uzak görünmektedir. Zira Çelik’in bildirisinde Gelibolulu Mustafa Ali yer almaz.[2] Burada biz daha çok Osmanlı düşünce dünyasında deniz ve denizciliğin nasıl bir yer işgal ettiğinin izini sürmek istiyoruz. Zira sözkonusu sempozyumda bu konu işlenmemiştir. Osmanlılar, Akdenizi bir Osmanlı gölü yapma becerisini gösterirken aynı başarıyı Hind okyanusunda İspanyol ve Portekizliklere karşı gösteremediler. Bu başarızlığın kendi içinde şüphesiz pek çok nedeni vardır. R.B. Serjeant’ın “Gemilerinin Akdenize göre yapılmasının ve bu gemilerle okyanusta mücadele edememelerinin imkansızlığı yada belki de daha önemlisi Osmanlı sultanları tacir bir kral değildi; İmparatorluğu öylesine geniş ve zengin idi ki, görüşünü deniz ufuklarının ötesine götürmek ona hitap etmiyordu. Kimi sebeplerle, onun buyruğundaki Müslüman tacirlerin ve gemi sahiplerinin hiç biri Avrupalılarınkilerle kıyaslanamayacek riskleri göze alıp denize açılmak için ne bir dürtüye , ne devlet desteği sağlamada bir inanca sahipti”[3] yorumu ileriyi gören bir Osmanlı denizcisi Ömer Talip’in yorumlarıyla paralellik gösterir. “Şimdi Avrupalılar bütün dünyayı öğrendiler; gemileri her yere gönderiyorlar ve önemli limanları ele geçiriyorlar. Eskiden Hindistan, İndus ve Çin malları Süveyş’e gelir ve Müslümanlar tarafından bütün dünyaya dağıtılırdı. Fakat şimdi bu mallar Portekiz, Felemenk ve İngiliz gemileriyle Frengistan’a taşınıyor ve oradan bütün dünyaya dağıtılıyor. Kendilerinin ihtiyaç duydukları şeyleri İstanbul’a diğer İslam ülkelerine getiriyorlar ve fiyatların beş katına satıp para kazanıyorlar. Osmanlı Devleti Yemen kıyılarını ve oradan geçen ticareti ele geçirmelidir; aksi halde çok geçmeden Avrupalılar İslam ülkelerine hükmedecekler.” [4]. Ömer Talip’in öngörüleri gerçek oldu. Katip Çelebi, İrşad-ül Hayara Fi’t- Tarihi’l-Yunan ve’r –Rum ve’n Nasara adındaki eserinde Osmanlıları tıpkı Ömer Talip gibi uyarmak ister [5] Kendi ifadesi ile “Furuku nasara bir millet iken ruyû zeminde münteşir olup bir mertebe çoğaldı ki sair tavaif ve milel sevadına bedel olmağa yaklaşıp aktarı arzda gemileri keştügüzar eyleyüp muhiti şarkı ve garbı nice darû diyara musallat olup zapteyledi”[6] Avrupalıların bir millet iken nüfuslarının çokça arttığı, gemicilikte ilerlüyüp, bütün dünyayı zaptetmek emellerinde olduğunu, buna karşın Müslümanların bunlar hakkında yalan yanlış bilgiye sahip oldukları ve bunların tehlikelerinden habersiz olduklarını ve yazdığı bu risale ile gaflet uykusundan uyandırmak istediğini ifade eder.[7] Bu ifadeler Ömer Talib’in 1625 Avrupa tehlikesini haber verdiği ifadelere benzemektedir. Her iki yazar da Osmanlı’yı yükselen Avrupa tehlikesine karşı uyarmak istemektedir. Ve denizlerdeki gelişmelerin Osmanlı için öneminden bahsederler. Osmanlı modernleşmesi yani kadimden cedide evriliş Müteferika’da anlamını bulur. Avrupa’daki gelişmelerden Osmanlı’yı haberdar etmek isteyen bir başka yazar şüphesiz İbrahim Müteferrika’dır. Müteferrika, Usul’l Hikem Fi Nizâmi’l Ümem’ de, Avrupa devletleri az bir topluluk iken, yer yüzüne dağılmışlar, gemileri ile Doğu–Batı’da bir çok memleketlere musallat olmuşlar, Avrupa’nın azlık iken çokluk olmalarına, mağlup iken galip olmalarına, bir köşeye sıkışıp kalmış iken bütün aleme yayılmalarına sebep olan devlet düzenleri, insan işlerini tanzim eden kanunları, memleketlerinin bayındırlığını sağlayan düsturları, siyasi ve riyase kaideleri, adetleri, ve hususen askeri usullerinin araştırılarak ortaya konması şiddetle ihtiyaçtır. Amerika’nın keşfiyle buradaki zenginliklere Avrupalıların sahip oldukları ve dünyanın geri kalan kısmına bu arada Osmanlı himayesindeki Müslüman topraklarda da gözü olduğu ve bundan Müslümanların habersiz olmalarına hayıflanır. Müslümanları gaflet uykusundan uyandırmak maksadı ile söz konusu eseri yazdığını belirtir. Bunu Yine rical-u nas tüm İslamiyan bu din ve düşmanların ahvalinden haberdar olup, içine düştükleri gaflet uykusundan uyandırılmaları gerekir”[8] diyen Müteferrika, coğrafya ve tarihin devlet yönetiminde etkisine sıkça değinir. Ona göre tarih ve coğrafya bilgisine sahip olan devlet adamları düşmanın durumundan haberdar vaziyette, onların nizam-ı cedit üzre ihdas ettikleri usul ve harp hilelerini öğrenerek İslam ülkelerinin küfre teslimine sebep olan gaflet, taassup, tembellik ve cehaletten yüz çevirip, devletin bozuluşuna yol açacak olaylara dur demelidir[9].Müteferrika yenilginin sebeplerini izaha çalışır ve düzenli ordunun elzem olmasına karar verir. Bu bakış açısı ile Hıristiyan devletlerin askeri yapılarını talim şekillerine ve harp tekniklerini ele alır. Ona göre bir devletin askeri hüsn-ü nizam üzere tertip ve tanzim edilirse, o devlet sınırları içinde yaşayan bütün halk sükunet içinde olur. Halkın isyana yeltenmesi ve huzursuzluk çıkarması mümkün olmaz. Nitekim Avrupa devletlerinin huzuru, bu hüküm için yeterli delildir.[10] Müteferrika özellikle Çar Petro’nun askeri alanda yaptığı reformlara dikkat çeker. Karada ve denizde Avrupa usulü askeri ile kısa zamanda güçlenip yayılmaya başlamasını Osmanlı için endişe verici bulur. Ona göre tek çıkar yol, Avrupa usulu düzenli bir ordudur Müteferrika coğrafya ve tarihe verdiği önemi basımevinde bastığı kitaplarla da gösterir. Bastığı kitaplar hem coğrafya ve tarihe verdiği önemi göstermesi yanında, Katip Çelebi ve Müteferrika, ilişkisini göstermesi açısından da dikkate değerdir. Müteferrika, Katip Çelebi’nin “Tuhfetu’l –Kibar Esfari’l Bihar” isimli eserini 1729 da, Cihannüma, 1732’de esere gerekli düzeltmelerden sonra “Tezyilü’t-Tabiî ismini verdiği bölümü eklemiş olup, bu eserde Tiho Broho, Copernicos, Descartes ve Galileo gibi düşünürlerin fikirlerine temas etmiştir, Usul’u Hikem’de de buna paralel olarak “dünyanın bir müdevver top şeklinde olduğunu”[11] yazmaktadır. Müteferrika, yazdığı İcama-i Sefain isimli küçük risalede Avrupa’da denizciliğin önemine dikkat çeker. Daha çok bir portal mahiyetindedir. Avrupa limanlarını tek tek ela alıp, ülkelerin gemi sayısı ve yer yer ordu sayılarını sıralar. Bu risale, Osmanlıların Avrupa denizciliği ile ilgili yazdığı ilk metindir. Bu yönüyle pek dikkat çekilip incelenmemiştir.[12] Ömer Talip’le başlayan Avrupaların denizlerde yaptıklarını bilme isteği, Katip Çelebi’de ifadesini bulmuş, Avrupa gerek siyasi, idari yapısıyla gerek denizciliği yönünden incelenmeye başlanmıştır. Osmanlı denizcilik tarihi ile ilgili ilk çalışma da Katip Çelebi’ye aittir. Tuftetü’l Kibar fi Esfari’l Bihar 17 yüzyılda yazılmış deniz savaşlarını anlatan önemli bir kaynak kitaptır.. Osmanlı tarihçileri, Osmanlı denizciliği ve deniz tarihi ile ilgili çok da doyurucu bilgiler vermezler. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçtiğimizde denizcilik tarihinin diğer alanlar özellikle kent tarihi kadar revaçta olmadığı dikkatlerden kaçmaz. Kent tarihi çalışmalarının belli başlı belgelerle ve belli kalıplar dahilinde yapılmasının kolaylığı bu alana olan yoğunluğu artırmış olabilir. “Denizcilik tarihi daha çeşitli ve kapsamlı belgeleri ve farklı arşivleri de bilmeyi gerektirir.”[13] Salih Özbaran bu alanın önemli çalışanlarından birisidir. Portekiz arşivlerinde senelerce çalışmış, Osmanlı’nın Akdeniz, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusundaki mücadelesini ortaya koymuştur. Onun “Sınırdaki Osmanlı Yemenden Basra’ya”[14] çalışması denizcilik tarihinde Osmanlı arşivleri kadar, Portekiz arşivlerinin de ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu alanda çalışan bir başka isim, “Bahriyede yapılan Islahat Hareketleri ve Bahriye Nezaretinin Kurulması” doktora teziyle Ali İhsan Gencer’dir. Osmanlı, Venedik, Dobrovnik, İspanya arşivlerinde yıllardır çalışan İdris Bostan, bu alanın en önemli çalışanlarından biridir. Denizcilik tarihinin araştırma ve yöntemlerinin belirlenmesinde etkili ve yetkilidir. Bu alanda yaptığı: “Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVII. Yüzyılda Tersane-i Amire,”[15] “Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği”[16], “Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri”[17] çalışmaları sahasının en önemli çalışmalarıdır. İdris Bostan, kendi yaptığı çalışmaların yanında denizcilik tarihinde pek çok kişiye yüksek lisans ve doktora yaptırarak denizcilik araştırmalarının tarih çalışmaları içinde yer ednmeine büyük katkı sağlamıştır.[18] İdris Bostan’ın dışında bu alanda çalışma yaptıran çok az tarihçi bulunmaktadır. Bu alanda yapılan çok az tez bunun kanıtır. Doktora düzeyinde iki tez yapılmış olması, bu alanın Türkiye’de pek rağbet görmediğini göstermektedir.[19] Denizcilik araştırmaları, Osmanlı arşivi ve diğer arşiv vesikalarının yanında edebi metinler üzerinden de yürütülmeltedir. Seferlere katılan şair gemicilerin mısralarında katıldıkları seferin izleri bulunmaktadır. Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze, XVI. asır divan şairlerden Nigari ile Katibi gibi şairlerin şiirinde denizcilik ile terimlerini incedi.[20] Yukarıda genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığımız gibi denizcilik tarihi ile ilgili çalışmalar yeni yeni vucüt bulmaktadır. Bu çalışmalardan birisi de elinizde bulunan Kocaeli tarihi çalışmalarıyla bildiğimiz F.Yavuz Ulugün’ün “Kocaeli ve Çevresi Denizcilik Tarihi” kitabıdır. Meslekten denizci olan ve uzun yıllar Uzak Yol Kaptanlığı yapan Ulugün, yıllardır Kocaeli tarihi ve kültürü ile ilgili çalışmalar yapmaktadır. Kaptan’ın bu çalışmasını diğerlerinden farklı kılansa; kendi mesleğiyle yakından ilgili olması. Diğer şehirler gibi sırtını denize dönmüş bir kentin deniz tarihini yazmak oldukça zordur. Kaynakların yetersizliği, ulaşılamaması, bu alanda bir şeyler yazmak isteyenleri engeller. Ulugün, bütün bu imkansızlıklara rağmen yıllardır topladığı bu şehrin denizcilikle ilgili malzemesini bu kitapta bir araya getirmiş bulunmaktadır. Ulugün’ün kitabı, antik dönem İzmit körfezi ve çevresinin deniz tarihinden başlayıp günümüze kadar gelmektedir. Tersanelerden gemi yapımına, denizcilik tarihini ilgilendirecek konular, gemi resimleri bu kitapta bulunmaktadır. Ulugün’ün Kocaeli ile ilgili pek çok çalışması gibi, bu çalışması da Kocaeli kent tarihi ile ilgili çalışanlar için zengin malzeme barındırmaktadır. *Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Giriş Dostlarıma…… Elinizdeki bu kitabın konusunu belirlememde mesleğim mi yoksa anılarım mı daha ağır bastı diye çok düşündüm. Sanırım yanıtı anılarımdı. Bugün geçmişe doğru baktığımda Halkevi zemin katındaki, hemen önünden denizin başladığı Şehir Restaurant’da ailecek yediğimiz yemekler, sandal sefaları, sabah gün doğumu ya da akşam gün batımına doğru rahmetli babam ve kardeşimle, bazen de dostların katılımı ile kayıkla çıktığımız İzmit Körfezi’ndeki balık avları, tuttuğumuz kovalarca çeşit çeşit balığı komşulara dağıtışımız, bakir Kefken, Kerpe sahillerindeki hafta sonu piknikleri acı bir gülümseme içinde aklıma ilk düşen güzel hatıralar. Anılardan sıyrılıp günün gerçekleri ile yüzleştiğimde ise gördüğüm, tren yolu ve sekiz şeritli D-100 ile denizle ilişkisi koparılmış bir İzmit, kıyıları fabrika ve limanlarla kapatılmış bir İzmit Körfezi, beton yığını sitelerce kaplanmış Kandıra sahilleri. Geveciyan Kardeşler, Mehmet Nazif Tüysüz, Fahri Seyrek, Cemal Turgay ve isimlerini bilemediğimiz ustalara, fotoğrafları ile o günleri saklayıp bu günlere ulaştırdıkları için sonsuz şükran borçluyuz. Şükran borçlu olduğum diğer iki kişi ise gerek önerileri gerekse redaksiyona katkıları nedeniyle Sn. İbrahim Şirin ve Sn. Muhittin Bakan. Onların destekleri olmasaydı bu yapıt oldukça cansız kalırdı. Bir diğer teşekkür de kitabın teknik yükünü üstlenen Sn. Hakan Atmaca’ya. Onun katkıları ile eserin görselliği en üst düzeye taşındı. Son olarak da İzmit Rotary Kulübü Yönetim Kurulu ve üyelerine teşekkür etmek istiyorum. Onların değerli ve gönülden destekleri sayesinde bölgemiz tarihi ile ilgili yeni bir yapıtı ortaya çıkarabildik. Umarım bu eser yalnızca tarihsel bir belge olarak kalmayıp geleceğe yönelik projeksiyonlara da kaynak olur ve bir gün denizle Kocaelililerin yeniden kavuşması yaşanır. Eminim ki gelecekte böylesi güzel anları yaşatacaklar, bize bu günü yaşatanlardan daha iyi anılacaklardır. F. Yavuz ULUGÜN
28 Jul 2009
1460
Share Video

3:10
Este no es solo el primer vídeo en YouTube que contiene el "Se Llama Rosa" de Benito Casado, sino que al parecer es el primero en contener algo en general de este cantante en todo YouTube. "Se llama Rosa de nombre. Más bonita que un 'lusero' porque así* lo quiso Dios. Pero mu' 'desgraciaíta' porque el hombre que ella quiere sin** motivo la dejó. Y en aquella cara guapa la pena va 'retratá', y aquellos 'ojasos' negros solo sirven pa' llorar. Suena una copla en el aire, que ella escucha en desatino. Porque 'dise' que esa copla lleva escrito su destino. Rosa, Rosa tú llevas de nombre. Rosa, para ser má' 'desgraciá'. Y no hay rosa en el rosal que no muera 'deshojá', que no muera 'deshojá'. Aquella Rosa 'bonina'*** que era orgullo de Triana, hoy ya no tiene color. Porque un hombre sin 'consensia' una noche silenciosa y en su mano deshojó. Y pensando en su promesa, llora y 'dise entristesía': 'desgrasitas las mujeres que de los hombres se fían'. Y vuelve a sonar la copla que ella escucha en desatino, Porque 'dise' que esa copla lleva escrito su destino. Y no hay rosa en el rosal que no muera 'deshojá', que no muera 'deshojá'". * Extrañamente, en realidad dice algo así a "allí" o incluso "ayé" en lugar del lógico "así" que usara Pepe Blanco en su versión. ** En lugar de "sin" dice "sir". *** Al contrario que en la versión de Pepe Blanco, se dice "bonina" en lugar de "bonita". Pasodoble compuesto por Godoy y Codoñer. Se publicaría en 1951 en un disco del sello Columbia que de cara contraria incluía "De Caiz al Puerto" en la versión de Benito Casado. También en mi canal. A su vez, en el mismo año, Pepe Blanco grabaría con Odeón un disco en el que versionaba estos dos temas. Tales dos canciones en las dos voces, asimismo en mi canal con su letra transcrita. Absoluta y literalmente nada de información he encontrado sobre Benito Casado. Ni tan siquiera algún tema más que los dos de él disponibles en mi canal.
28 May 2019
165
Share Video

3:11
"Se llama Rosa de nombre. Más bonita que un lucero porque así lo quiso Dios. Pero mu' 'desgraciaíta' porque el hombre que ella quiere sin motivo la dejó. Y en aquella cara guapa la pena va 'retratá', y aquellos ojazos negros solo sirven pa' llorar. Suena una copla en el aire, que ella escucha en desatino. Porque 'dise' que esa copla lleva escrito su destino. Rosa, Rosa tú llevas por nombre. Rosa, para ser 'mar* desgraciá'. Y no hay rosa en el rosal que no muera 'deshojá', que no muera 'deshojá'. Aquella* Rosa bonita era orgullo de Triana, ah, ya no tiene color. Porque un hombre sin 'consiensia' una noche silenciosa en sus manos deshojó. Y pensando en su promesa, llora y dice 'entristesida': 'desgraciaítas las mujeres que de los hombres se fían'. Y vuelve a sonar la copla que ella escucha en desatino, Porque 'dise' que esa copla lleva escrito su destino. Rosa, Rosa tú llevas por nombre. Rosa, para ser 'mar' desgraciá. Y no hay rosa en el rosal que no muera 'deshojá', que no muera 'deshojá'. Rosa, Rosa tú llevas por nombre. Rosa, para ser 'mar* desgraciá'. Y no hay rosa en el rosal que no muera 'deshojá', que no muera 'deshojá'". * Extrañamente, en lugar de decir "más" o "má'" dice "mar". ** En realidad dice "Paquella" en lugar de "Aquella". Pasodoble compuesto por Godoy y Codoñer. Se publicaría en 1951 en un disco del sello Odeón que de cara contraria incluía "De Caiz al Puerto" en la versión de Pepe Blanco. También en mi canal. A su vez, en el mismo año, Benito Casado grabaría con Columbia un disco que versionaba estos dos temas. Tales dos canciones en las dos voces, asimismo en mi canal con su letra transcrita.
29 May 2019
170
Share Video